Hz. Nuh'un Hayatı ve Nuh Tufanı

Bu yazımızda Hz. Nuh'un hayatını kaynaklardan edindiğimiz bilgilerle anlatmaya çalıştık. Hz. Nuh'un hayatı, gençliği ve yaşlılığı, Nuh Tufanı ve onun kavmi ile ilgili birçok bilgiyi bu makalede bulabilirsiniz.

PEYGAMBER HAYATLARI

Kalbi İman

2/22/202611 min oku

Hz. Nuh'un Hayatı

Nuh Aleyhisselâm, Allah Teâlâ’ya kulluğu terk eden, O’na ibadet etmek yerine kendilerine putlar edinip onların önünde eğilen ve böylece yeryüzünde ilk defa büyük bir bozulmaya sebep olan bir kavme gönderilmişti. Onu, Allah’ın dininden uzaklaşıp sapıklığa düşen kavmini yeniden tevhid inancına döndürmesi için seçmişti. Hz. Nuh’un bu uzun ve çetin mücadelesi, Kerim olan kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de tafsilatlı biçimde anlatılır. Kur’an’da adı kırk üç yerde geçen Nuh Aleyhisselâm’ın kıssası; A‘râf, Hûd, Mü’minûn, Şu‘arâ, Kamer ve kendi adıyla anılan Nûh sûresinde genişçe yer bulur. Rivayetlere göre Nuh Aleyhisselâm, Âdem Aleyhisselâm’dan yaklaşık bin sene sonra gönderilmiştir. Bu uzun zaman dilimi boyunca insanlar tevhid üzere yaşıyor, Allah’a şirk koşmaktan uzak duruyorlardı. İbn Abbas radıyallahu anh’ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Âdem ile Nuh arasında on asır vardır ve bu süre zarfında insanların hepsi İslam üzereydi.” Bu rivayette geçen on asırlık süre, insanların tevhid inancı üzere yaşadığı döneme işaret eder. Bu on asırdan sonra, Nuh Aleyhisselâm’ın gönderilmesine kadar geçen zaman içinde, insanların sapıklığa düştüğü başka dönemlerin de bulunması mümkündür; en doğrusunu elbette Allah Teâlâ bilir.

Bu rivayet aynı zamanda tarihçilerin ve Ehl-i Kitap kaynaklarının ileri sürdüğü bazı iddiaları da boşa çıkarmaktadır. Zira onların bir kısmı, Kabil ve neslinden gelenlerin çok erken dönemlerden itibaren ateşe tapan bir topluluk olarak ortaya çıktığını zannetmişlerdir. Hâlbuki bu rivayet, tevhid inancından ilk sapmanın, Âdem Aleyhisselâm’dan hemen sonra değil, çok daha sonraları gerçekleştiğini ortaya koyar. Nihayetinde Allah’a ortak koşan bu putperest topluluk bir anda ortaya çıkmamıştı. Hz. İdris Aleyhisselâm’dan sonra insanlar onun şeriatına uymaya, salih âlimlerin çizgisinde yürümeye gayret ediyorlardı. O dönemde toplum içinde Allah’a samimiyetle ibadet eden, sözleri dinlenen salih kimseler vardı. Fakat zamanla bu salih insanlar birer birer vefat ettiler. Onları çok seven kavimleri, bu kayıpların ardından derin bir üzüntü ve boşluk içine düştü.

Hz. Nuh'un Kavmi ve Putperest Oluşları

İşte tam bu noktada şeytan devreye girdi. İnsanların bu üzüntüsünü fırsat bildi ve onlara sinsi telkinlerde bulundu. “Bu salih kimseleri unutmayın, onların öğütlerini canlı tutmak için, oturdukları, ibadet ettikleri yerlere heykellerini dikin; onları gördükçe sözlerini hatırlar, yolunuzdan sapmazsınız.” diyerek onları kandırdı. Böylece ilk defa, sırf hatırlamak amacıyla da olsa, salih kimselerin heykelleri dikilmeye başlandı.

Bu ilk nesil, bu heykelleri aslında ibadet maksadıyla yapmıyor, onlara tapmıyorlardı. Maksatları, sevdikleri bu Allah dostlarını unutmamak, onların nasihatlerini zihinlerinde canlı tutmaktı. Fakat aradan yıllar geçti, nesiller değişti. Onlardan sonra gelenler bu heykellerin tarihini, niyetini unuttular. Şeytan bu yeni nesle, “Sizin atalarınız bu zatları yüceltirdi, onlar sizin için ilah konumundadır.” diye vesvese vermeye başladı. Böylece insanlar zamanla bu heykellerin birer ilah olduğuna inanmaya, hayır ve şerrin onların elinde olduğunu düşünmeye, onlardan medet ummaya başladılar. Neticede yeryüzünde ilk defa tevhid inancından sapıldı; insanlar Allah Teâlâ’dan başka ilahlar edinerek O’na şirk koşar hâle geldiler.

Elbette bu heykelleri ilk diken neslin vebali çok büyüktür. Çünkü onlar, putları dikmek suretiyle hem kendilerinden sonra gelen neslin putperest olmasına sebep olmuş, hem de Allah’a şirk koşma kapısını açmışlardır. Bununla da kalmayıp canlı suretler yapmakla, daha o zamanlardan Allah Teâlâ’nın azabını hak eden bir iş işlemişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, canlı bir varlığa benzeyen suretler yapan kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: “Her kim bir suret yaparsa, Allah Teâlâ ona kıyamet gününde yaptığı surete ruh verinceye kadar azap edecektir; hâlbuki o asla bunu yapamayacaktır.” Yine bir başka rivayette, kıyamet günü azabın en şiddetlisine uğrayacak kimselerin, bu tür suretleri yapanlar olduğu, onlara “Haydi, yarattıklarınızı diriltin bakalım.” denileceği bildirilmiştir.

Nuh kavminin taptığı putların her birinin, Kur’ân-ı Kerim’de zikredildiğine göre, özel isimleri vardı: Ved, Suvâ, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr… Böylece insanlar, kendi elleriyle yaptıkları putların önünde eğilir hâle gelmişlerdi.

Allah Teâlâ ise, ilahî rahmetinin gereği olarak, sapıklığa düşen her topluluğa onları hak yola davet edecek peygamberler göndermiştir. Onlar, şirkin ve isyanın karanlığından kurtulmanın yollarını gösteren rahmet elçileridir. İnsanları, dünyada da ahirette de felakete sürükleyecek günahlardan sakındırmış, cehennem azabına karşı uyarmışlardır. Peygamberler, Allah’ın kullarına olan merhametinin en açık delillerinden biridir. Rabbimiz, o peygamberlerinden inkârcıların zulmüne, işkencelerine sabretmelerini, buna rağmen tebliğe devam etmelerini istemiştir.

Nuh Aleyhisselâm da, kavmine gönderildiği zaman, onların büyüklük taslamalarına, umursamazlıklarına ve aşırılıklarına rağmen onlara şefkatle yaklaştı. Onları, kendilerini bekleyen o yakıcı azaptan kurtarmak istiyordu. Allah Teâlâ, Hz. Nuh’un kavmine gönderilişini Kur’an’da şöyle haber verir: O, kavmini, “Size elem verici bir azap gelmeden önce Rabbinize kulluk edin ve sakının.” diyerek uyarmakla görevlendirilmişti. Böylece, helaki hak etmiş bir topluluğa, son bir rahmet kapısı açılmıştı.

Nuh Aleyhisselâm kavmini şirki terk etmeye, yeniden tevhid inancına dönmeye çağırdı. Görevlendirildiğinde yaptığı ilk tebliğ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle aktarılır: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Başka ayetlerde de Nuh Aleyhisselâm’ın şöyle dediği bildirilir: “Ey kavmim! Şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’ndan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Şüphesiz Allah’ın takdir ettiği süre geldiğinde geri bırakılmaz, keşke bunu bilseydiniz.”

Ancak Nuh Aleyhisselâm’ın bu samimi davetine rağmen kavmi, ona karşı kibirlenerek ve şımararak türlü saldırılarda bulundu, ağır ithamlarda bulundu. Tarih boyunca hemen her toplumda olduğu gibi, hakka karşı duran, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışan ileri gelenler, Nuh kavmi içinde de ortaya çıktı. Nasıl ki Kureyş’in ileri gelenleri, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı benzer ifadelerle çıkışmışsa, Nuh’un kavminin önderleri de onu sapıklıkla, akılsızlıkla suçladılar. Nuh Aleyhisselâm onları sadece Allah’a kulluk etmeye çağırınca, kavminin önde gelenleri: “Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz.” dediler.

Nuh Aleyhisselâm ise bu ağır ithamlar karşısında bile merhametle, vakar içinde şöyle cevap verdi: “Ey kavmim! Bende hiçbir sapıklık yoktur. Ben, âlemlerin Rabbinin size gönderdiği bir peygamberim. Rabbimin mesajlarını size iletiyor, size öğüt veriyorum. Sizin bilmediklerinizi, Allah katından bana öğretilenlerle size bildiriyorum. Siz de sakınasınız, rahmete nail olasınız diye aranızdan bir kişiye Rabbiniz tarafından uyarıcı gelmesine mi şaşıyorsunuz?”

Şirk ve küfürle kirlenmiş akıllar, tarihin her döneminde olduğu gibi, Allah’ın elçisinin insan oluşuna da itiraz etmişlerdi. Allah Teâlâ, peygamberlerini içlerinden bir insan olarak gönderdiği halde, onlar bu apaçık hikmeti göremiyorlardı. Nuh kavmi de, tıpkı diğer inkârcı toplumlar gibi şöyle demişti: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin üstünüz olmak istiyor. Eğer Allah dileseydi elbette melekler indirirdi. Biz atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”

Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi, ona yapılan bu ilahi uyarılara rağmen kibirlerinden vazgeçmedi. Toplumun zengin ve güçlü olanları, iman edenlerin çoğunlukla fakir kimseler olmasını bahane ederek Nuh Aleyhisselâm’ı küçümsediler. Onun yanındakileri hor gördüler ve şöyle dediler: “Eğer seni dinlememizi istiyorsan, önce şu alt tabakadan insanları uzaklaştır.” Oysa Nuh Aleyhisselâm, takdirin Allah’a ait olduğunu biliyor, gerçek üstünlüğün imanda olduğunu şu sözlerle bildiriyordu: “Ben müminleri asla kovacak değilim. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

Yıllar boyunca kavmine merhametle nasihat etmeye devam etti. Gündüz söyledi, gece söyledi; açıktan anlattı, gizlice anlattı. Onları Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve bu davetine karşılık hiçbir dünyevi karşılık beklemediğini ifade etti. Kur’an’da nakledildiği üzere onlara şöyle demişti: “Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi ancak âlemlerin Rabbi verebilir.” Fakat kavmi, bütün bu nezaket dolu uyarılara rağmen inatlarını artırdı; alay ettiler, hakaret ettiler, tehdit ettiler. Onların Nuh Aleyhisselâm’a söyledikleri şu söz, küfürde ne kadar ileri gittiklerini göstermeye yeterdi: “Ey Nuh! Sen bizimle çok tartıştın. Eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin o azabı başımıza getir!”

Nuh Aleyhisselâm, onların bu meydan okumasına karşı yine hikmetli bir sözle cevap verdi: “Azabı size ancak Allah getirir; O dilerse gelir. Siz O’nu aciz bırakamazsınız.” Ancak uzun yıllar süren tebliğ faaliyetinden sonra bir hakikati kesin olarak anlamıştı: Bu kavim artık asla iman etmeyecekti. Nefislerinin ve şeytanın peşinden gidiyorlar, her geçen gün zulüm ve taşkınlıklarını artırıyorlardı.

Asırlar süren sabır ve mücadeleden sonra Nuh Aleyhisselâm, kavminin akıbetini Allah’a havale etti. Ellerini kaldırıp şöyle dua etti: “Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların arasında hükmü Sen ver. Beni ve müminleri kurtar.” Allah Teâlâ bu duadan sonra ona şöyle vahyetti: “Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda bir gemi yap. Zulmedenler hakkında Bana başvurma; çünkü onlar boğulacaklardır.”

Nuh Aleyhisselâm, Cebrâil Aleyhisselâm’ın gözetimi altında gemiyi yapmaya başladı. Kavmi ise daha önce yaptığı gibi yine alay etmeyi sürdürdü. “Ey Nuh! Karada gemi mi yapıyorsun? Bunu nasıl yüzdüreceksin?” dediler. Fakat Nuh Aleyhisselâm sabırla karşılık verdi: “Siz şimdi alay ediyorsunuz ama yakında kimin alay konusu olacağını göreceksiniz.”

Taberî’nin naklettiğine göre Nuh Aleyhisselâm, kavmini asırlarca Hakk’a çağırdıktan sonra bir gün büyük bir ağaç dikti. Ağaç büyüdü ve yıllar sonra o ağacı kesip geminin tahtalarını hazırladı. Kavmi her geçişinde onunla dalga geçiyor, “Peygamberliği bırakıp marangozluğa mı başladın?” diye alay ediyordu.

Fakat Nuh Aleyhisselâm, kavminin alaylarını duymaya bile tahammül etmek istemiyor, gönlünü Rabbine çevirerek sabırla gemiyi tamamlıyordu. Aynı zamanda yıllarca yaptığı tebliğleri, kavminin inatçılığını ve hakka sırt çevirmekteki kararlılıklarını da Rabbine arz ediyordu. Onları gece gündüz çağırdığını, fakat çağrısının onların sadece uzaklaşmalarını artırdığını dile getiriyor; onların parmaklarını kulaklarına tıkadıklarını, elbiselerine bürünüp kibirle yüz çevirdiklerini Rabbine şikâyet ediyordu.

Nuh Aleyhisselâm’ın uzun ve sabırlı davetine rağmen kavmi inatlarında daha da ileri gitti. Putlarına bağlılıklarını artırdılar, yeni nesillere bile: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın! Ved’i, Suvâ’yı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i asla terk etmeyin!” diye telkinlerde bulundular. Böylece hem kendilerini hem de arkalarından gelenleri saptırdılar. Nuh Aleyhisselâm bu durumu Rabbine şöyle arz etti: “Rabbim! Onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Onlardan ahlaksız ve çok inkârcı nesillerden başkası doğmaz.”

Nuh Tufanı

Artık ilahî adaletin vakti yaklaşıyordu. Allah Teâlâ, kavminin helak edileceğini ve bu helak için bir tufan hazırladığını Nuh Aleyhisselâm’a bildirdi. Ona, kavminin bağışlanmasını istememesini, zira hidayeti kabul etme fırsatını defalarca reddetmiş olduklarını vahyetti. Ardından da tufanın alametini haber verdi: “Emrimiz gelip tandırdan sular kaynamaya başlayınca, her cinsten birer çifti ve aile fertlerinden hakkında hüküm verilmemiş olanları gemiye bindir.” buyurdu. Nihayet o an geldi. Tandırdan sular fışkırmaya başlayınca Nuh Aleyhisselâm Allah’ın emrini yerine getirerek hayvanlardan birer çift aldı, inananları ve ailesinden iman edenleri gemiye bindirdi. Rivayetlere göre gemideki müminlerin sayısı farklı nakillerde 7 ila 80 kişi arasında zikredilir. Kesin olan şudur ki, yanında çok az kişi vardı. Çünkü Kur’an’ın ifadesiyle “onunla birlikte pek az kimse iman etmişti.”

Nuh Aleyhisselâm’ın üç oğlu –Sâm, Hâm ve Yâfes– gemiye bindi. Ancak dördüncü oğlu Kenan, babasının tüm çağrılarına rağmen iman etmedi. Tufan başladığında Nuh Aleyhisselâm, babalık merhametiyle ona şöyle seslendi: “Ey oğulcuğum! Gel bizimle beraber ol, kâfirlerle birlikte olma!” Fakat o, inkârında ısrar ederek: “Dağa sığınırım, beni sudan korur.” dedi. Bunun üzerine Nuh Aleyhisselâm, ilahî hükmü hatırlatarak şöyle dedi: “Bugün Allah’ın emrinden, O’nun merhamet ettikleri dışında kurtulacak kimse yoktur.” Tam o esnada devasa bir dalga aralarına giriverdi ve Kenan boğularak helak olanlardan oldu. Nuh Aleyhisselâm, oğlunun bu hâlini görünce büyük bir üzüntüyle Rabbine yöneldi: “Rabbim! O benim ehlimdendi, senin vaadin haktır, sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” dedi. Allah Teâlâ ona hakikati şu ayetle bildirdi: “Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme.”

Artık tufan bütün yeryüzünü kaplamıştı. Kur’an’ın bildirdiğine göre gök kapıları ardına kadar açılmış, sular boşalmış, yer ise her tarafından sular fışkırtmıştı. Dalgalar dağlar gibi yükseliyor, bütün yeryüzünü kaplayan bir helak gerçekleşiyordu. Allah’a isyan eden, peygamberi alaya alan ve zulmü bir yaşam biçimine dönüştüren o kavim, ibret olsun diye böylece kökten yok edildi. Yalnızca Nuh Aleyhisselâm ve gemide bulunan müminler kurtuldu. Sular yükselmeye devam ederken gemi, sanki ilahî bir el tarafından yönlendiriliyormuş gibi emniyetle yüzdü ve sonunda Cudi Dağı’na doğru ilerledi. Rivayetlere göre tufan uzun bir süre, bazı rivayetlerde yaklaşık altı ay boyunca sürdü. Sonra Allah Teâlâ yere: “Ey yer! Suyunu çek.” göğe de: “Ey gök! Tut.” buyurdu. Böylece sular çekildi ve ilahî kudretin bir mucizesi olarak gemi Cudi Dağı üzerine oturdu. Tufan sona erip sular tamamen çekildikten sonra Allah Teâlâ, Nuh Aleyhisselâm’a ve gemide bulunan müminlere artık yeryüzüne güvenle inebileceklerini bildirdi. Böylece gemiden indiler ve yeniden hayata başladılar. Rivayetlere göre Nuh Aleyhisselâm, tufandan sonra Cudi Dağı civarındaki Semânîn adı verilen bölgeye yerleşti ve orada yeni bir hayat kurdu. Bu yer, bugün Cizre yakınlarında olduğu söylenen bölgelerden biridir.

Nuh Aleyhisselam'ın Vefatı

Nuh Aleyhisselâm ile birlikte kurtulan müminler zaman içinde vefat etmiş, insan nesli ise Nuh Aleyhisselâm’ın üç oğlu Sâm, Hâm ve Yâfes üzerinden çoğalmıştır. Tarihçiler, bu üç oğlunun yeryüzündeki büyük toplulukların atası olduğunu belirtir: Sâm’ın neslinden Araplar ve Farslar, Hâm’ın neslinden Habeşliler ve Afrika kavimleri, Yâfes’in neslinden ise Türkler, Çinliler ve doğu toplumları türemiştir. Nuh Aleyhisselâm’ın tufandan önce 950 yıl yaşadığı Kur’an’da açıkça bildirilmiştir. Tufandan sonra ne kadar daha yaşadığı konusunda farklı rivayetler vardır; bazı kaynaklar 1170, bazıları 1400, bazıları ise daha uzun bir ömür sürdüğünü rivayet eder. Her hâlükârda o, uzun ömrünü tevhid mücadelesiyle geçirmiş, Allah’a şükreden bir kul olarak hayatını tamamlamıştır. Vefat ettiğinde Mescid-i Haram’a yakın bir yere defnedildiği rivayet edilir.

Kur’ân-ı Kerim, Nuh Aleyhisselâm’ı “abden şekûrâ – çok şükreden bir kul” olarak övmüş, onun sabrı ve sadakati kıyamete kadar bütün inananlara örnek kılınmıştır. Yıllarca kavminin eziyetlerine sabreden, hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyen bu büyük peygamber, hem imanın hem direnişin sembollerinden biri olmuştur.